Araştırma, mevcut sistemin en içi dolu mesleklerinden biridir. Sektörün temsilcisi olan Türkiye Araştırmacılar Derneğinin (TÜAD) bu dolu içeriğe uygun bir itibara kavuşması ve ülkenin en etkin sivil toplum kuruluşlarından birisi olması peşinden gidilebilir bir iddiadır.

Elbette bir sektörün ve bir derneğin yüksek itibara kavuşması uzun dönemli, senkronize edilmesi gereken çok parçalı bir iştir, sektörü oluşturan kuruluşların ve önde gelen kişilerinin vizyonu kadar ilerleyebilir.

Öz denetim sistemleri, gündeme etki edebilecek ürünleri, başta TÜİK olmak üzere çeşitli kamu kuruluşları ile iş birlikleri, kamuoyunun karşısına çıkma biçimleri, kullandığı ofisi, sektöre ve dışarıya yönelik aktivitelerinin yapısı, bütünleştiriciliği, başka kuruluşlarla kendine güven temelinde yürüyebilen ortak kampanyalar… Birçok parça sabırla ve uyumla ilerlemelidir.

Sektör itibarının yönetimi açısından da siyasi araştırmalar hem önemli bir avantaj ve hem de ciddi bir risk oluşturur.  Araştırmanın en fazla göz önünde olan segmentidir.

O vakitlerde de   şimdi olduğu gibi konuya meraklı herkes anket sorusu düzenleyip “siyasi araştırma şirketi” olabilmektedir.   Pazarlama araştırmaları gibi güçlü eğitimler, profesyonel mesleki nitelikler, çeşitli analiz modelleri hakkında bilgi şart değildir.

Meraklı herhangi biri “seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz” türünden bir soruyu “birkaç bin” kişiye sorabilir ve cevaplarını yüzdeler olarak ifade edebilir. Hele anketörlük ve saha süpervizörlüğü gibi alanlarda çalışmış olan birisi için bu “leblebi-çekirdek” gibidir.

Sonra da sonuçlar basit bir basın bülteni aracılığı ile medyaya iletilir. Her tür sonucun medyada bir alıcısı bulunur. Hangi sonuç kimin işine geliyorsa “çok önemli” başlığı ile yayınlayabilir.

Her medya köşe yazarının bir siyasi angajmanı olduğu gibi en az bir araştırma bağlantısı da vardır.

Böylece siyasi araştırmacı medyada gözükmeye başlar.  Medyada ve siyasette küçük bir azınlığı dışarıda bırakırsak hemen herkes “araştırma cahili” olduğu için boşluktan istifade bir süre sonra üstat, siyasi araştırmacı statüsüne erişir.

Medyanın büyük bölümü ve siyasilerdeki araştırma bilgisi falcılıktan gelir.  Tutacak mı tutmayacak mı kadardır. Bazen çıkar, bazen çıkmaz ama her durumda çıkmış gibi de yorumlanabilir.

İşin aslı bütün siyasi araştırmalarda en az 15 puanlık bölüm çeşitli nedenlerle cevapsız kalır. Herkes oy vereceği partiyi, her kapıyı çalana söylemez elbette. Cevap vermeyen ve genellikle daha hoş bir ifade ile “kararsız” diye isimlendirilen bu 15 puanın partiler arasında nasıl dağıtılacağına dair kanıtlanmış hiçbir bilimsel ilke yoktur. En yaygın uygulama, bu kesimi sıfır kabul edip diğerlerini kendi aralarında yüzdelemektir.

Gerçekte öyle olup olmayacağı ise hiç belli olmaz. Yani, işin bu tutturma kısmı çoğunlukla şans işidir. Bazen az tutar bazen çok tutar bazen hiç tutmaz.

Ezberlenmiş bir “hata payı” kavramı da fala eşlik eder. Hata payı, ancak çok kesin olan örnekleme kurallarının (cevaplayan kişinin seçimini belirleyen kurallar) uygulanmasına bağlı olarak hesaplanması mümkün olan bir istatistik kavramdır. TÜİK’den adres listesi (örneklem) satın almayı veya çok özel geliştirilmiş ülke veri tabanlarına sahip olmayı gerektirir.  Bunlar pek pratik olmadığından hemen hiç kimse kullanmaz.

Yani hata payı hesaplanmasını mümkün kılacak “deneğin” kitabına uygun bir tesadüfi seçim sistemi ile belirlenmesi hemen hemen hiç uygulanamaz.

Bazı siyaset yazarlarının bile kendilerini aşarak referans verdiği “hata payı” aslında karşılığı olmayan bir ezberden ibarettir.

Böylece toplum televizyon ekranlarında arkası bomboş ama önünde heyecan olan bir “tivi şovu” ile baş başa kalır. Aslında siyasetçinin ve onunla bütünleşmiş siyaset “yorumcusunun” asıl istediği araştırma sonuçlarını bir propaganda aracı olarak kullanmaktır. Söz konusu araştırmacı da bu zincire eklenir. Araştırma etiketi altında bir parti propagandistine döner.

Propagandistliğin sürdürülebilirliği ise kuşkuludur. Siyasetin değişkenliğine bağlıdır. Köşe yazarları kendi pozisyonlarına göre aynı kişiyi en üstat araştırmacı olarak da sunar, bezirgan olarak da. Bugün el üstünde tutabilir, yarın buruşturup bir kenara koyabilir.

Bu tip siyasi araştırmacı çoğunlukla tek kişiden ibaret bir şirkettir, yani arkasında kurumsal bir güç yoktur. Tek başına medya ve politikacılarla “deal” etmenin kırılganlığına açıktır.  Kararsızlar nasıl dağıtılırsa durumun daha iyi olacağını tavsiye eden bir gazeteciye hayır demesi kolay değildir. Varlığı ona bağlıdır.

İş kişisel kaldıkça ilişkilerin ticaretle bağlantısı da spekülasyona açık hale gelebilir.

Zamanın Adana Belediye Başkanı yine böyle üstat bir araştırmacıyı, kendi oyunu fazla göstermek için para istediği gerekçesi ile TÜAD’a şikâyet eder.  Derneğe davet edip konuşulduğunda rahatlığı herkesi şaşırtır. Konuyu olgunlukla karşılamış, parayı kendisinin haberi olmadan Adana temsilcisinin istediğini söylemiştir.

Kendi özdenetim sistemlerini geliştirmek, bunu ısrarla kamuoyuna anlatmak, toplumun en çok karşılaştığı siyasi araştırmaları profesyonel kurallar içine alabilmek önemlidir.

TÜAD’ın sektörde yer alan herkesi danışman bir şirket kılavuzluğunda 2 günlük bir çalışma için Durusu’da topladığı etkinlikten ileride sektörün kurumsal gelişimine önemli katkı yapacağına inanılan bir özdenetim sistemi çıkar. Adına Güvenilir Araştırma Belgesi (GAB) denir. GAB bir sektör kalite standardı haline gelecek, araştırma ile ilgili spekülasyonları azaltıp sektörel itibarı yükseltecektir.

Ama Bekir Ağırdır, Özer Sancar gibi pek azı dışında çoğunluk TÜAD ve ESOMAR gibi sektör kalitesini geliştirmeye çalışan kuruluşlara ve profesyonel standartlara uzak durur. Tayfun Atay’ın “meşhuriyet çağında” “tivi şovu”nun geçici aktörleri olup kısa süreli şöhretlerin keyfini çıkarırlar. Doğrusu “Acun toplumuna” da bu uymaktadır.

Araştırmaların medyada yayınlanma biçimi sektör itibarı kadar bir genel etik meseledir.

En önemli yayın kurallarından birisi araştırmanın kimin adına yapıldığının, kim tarafından maliyetinin karşılandığının kamuoyuna açıklanmasıdır.

Yine bir seçim sonrası medyada “araştırma şirketlerinin çuvallaması” konusunda haberler yapıldığında TÜAD bir değerlendirme için adı geçen şirketlerden açıklama ister.

Sonradan ünlü olacak araştırmacılardan birisi 40.000 anket gibi olağanüstü sayıda ankete bağlı olarak sonuç duyurmuştur. Bu kadar büyük çalışmayı neden, hangi müşteri adına yaptığı ve nasıl finansman sağladığı bir türlü bulunamaz.  O sıralarda 40 bin anket için olası en düşük maliyet bile 400 bin TL’den fazladır. Ancak, harcandığı belirtilen para sadece 9 bin TL’den ibarettir.

Bütün bunlar bir “Acun toplumu” şovu olarak kabul edilip önemsenmeyebilir de.

Ama, siyasetteki ve medyadaki araştırma haberdarsızlığı bazen hiç ummadığınız bir yerde ülkenin kaderinin değişmesine de yol açabilir.

KMG hızlı bir şekilde işleri organize etmeye çalışırken ülke ekonomisinde de dipten çıkış başlar.  Kemal Derviş finansal sistemi liberal ekonomik kurallara göre yeniden düzenler. Karar ve uygulamaları etkileyen kurumların siyasetle ilişkisini en aza indirecek şekilde kamu yapılanması gözden geçirilir.  IMF’den ek kaynak alınır. Maliye daha bir disiplin altına girer.

Alınan önlemler işlemekte gibidir.

İnsanlar bugün içinde bulundukları durum kadar ve özellikle kısa dönem beklentileri için oy verirler. Elde avuçta pek bir şey kalmasa bile var olanı kaybetmekten korkarlar ve kısa dönemli yönetim güveni isterler. Ülkenin en ağır ekonomik koşullarından geçtiği, değişmez denilen yapı taşlarıyla oynandığı zamanlarda bile sürdürülebilir muhalefetin AK Parti karşısında yüzde 25’e demir atmış olması çoğunluğun yeni gelebilecek olana güvenmemesindendir.

Olağan seçime kadar zaman kazanabilirlerse iktidarı paylaşan DSP, Anavatan ve MHP krizde yerle bir olan oy tabanlarını yeniden yükseltebileceklerdir.

Ancak ülkenin ekonomik altyapısı düzenlenirken siyasi yapısında da rüzgarlar farklı yönlerden esip kökten değişiklik anaforları yaratmaktadır.

On yıllardır kurulu sistemle kavga ede ede dişiyle tırnağıyla bir açılıp bir kapatılarak hükümet ortağı olmayı bile başarabilen Erbakan liderliğindeki değişik partilerin en sonuncusu Fazilet yine kapatılmıştır. Bu sefer yerine Saadet Partisi kurulur. Tarihler 2001 Temmuz’undadır. İktidardaki üç partinin yıpranma düzeyine bakılırsa yerlerine gelebilecek şanslı muhalefet partileri arasında Saadet’i saymak mümkündür.

Ancak yıllardır bu geleneğin içinde siyaset yapan yenilikçiler isimli bir grup Saadet Partisine katılmaz. Ağustos 2001’de AK Parti’yi kurarlar. Saadet ciddi şekilde zayıflarken bu yeni parti, özellikle başarılı bir İstanbul Belediye Başkanlığı geçiren Tayyip Erdoğan’ın ismi nedeniyle dikkat çeker.

Sağ denebilecek kısımda bu şekilde bir taze seçenek doğar ve eski geri plana düşerken “sol” denecek tarafta yine taze bir seçenek heyecan yaratır.  Sevilen bir isim olan İsmail Cem, başarılı bir dönem geçiren Kemal Derviş ve Hüsamettin Özkan’ın yapacağı yeni parti girişimi gündemin ana konusudur.

90’lı yılların tamamen yıpranmış partileri ve liderlerinin yerini iki taze liderle iki seçenek alacaktır.

Fakat neden olur, nasıl olur bilinmez Dünya Bankasını temsilen görev yapan Kemal Derviş son anda vazgeçer, medyadaki Yeni parti manşetleri düşer ve soldaki seçenek ölü doğar.

Tek taze seçenek AK Parti kalmıştır. KMG’nin 2002 yılbaşında yayınladığı en beğenilenler araştırmasının siyaset bölümünün manşet cümlesi “Türkiye liderini arıyor” şeklindedir. En yakın seçenek olarak da Tayyip Erdoğan gösterilir.

Ama, seçime çok vardır. Ekonomideki iyileşmeler muhalefetin şansını azaltabilir.

Gündemi hatta sistemi değiştiren sürpriz çıkışlarıyla ünlü Bahçeli, aniden erken seçim çağrısı yapar. En olmayacak zamanda yapılan bu çağrıya mecburen diğer koalisyon ortakları da uyar.

2002 Kasımında yapılan erken seçime katılan tek ciddi taze parti AK Parti’dir ve o gün bugün iktidardadır.

Diğer koalisyon ortakları gibi çağrıyı yapan MHP de parlamento dışı kalmıştır. Herkes kendisinin bile parlamento dışında kalmasına yol açan bu zamansız erken seçim çıkışını neden yaptığını merak etmektedir.

Ben de bir süre sonra bir yakın akraba düğününde karşılaştığım zamanının en önemli MHP yöneticilerinden birisine aynı soruyu yöneltirim.

Büyük stratejik analizler yerine basit bir cevap gelir; “Anketlerde yüzde 18 civarında oy alacağımız çıkıyordu, buna güvendik.“

Mesleki merakla araştırmayı kimin yaptığını sorduğumda, Gazi Üniversitesinden partiye yakın bir hocanın araştırmayı koordine ettiği, anketlerin de ülkücü gençlerin katkıları ile yapıldığı cevabı gelir.

Muhtemelen hata payı da “yüzde 2,74’dür.”

Sektörün çok daha etkin bir konuma gelmesi, TÜAD’ın Türkiye’nin gündemine müdahil olabilen derneklerden birisi olması, siyasi araştırmaların daha profesyonel bir seviye ile sektör itibarının yükselmesine katkı vermesi hayalleri bir tarafta kalsa da, araştırmanın Türkiye’nin kaderine yaptığı bu etkiyi tarihe bir dip not olarak düşebiliriz.